8.09.2008

Türban Kurbanları

Bookmark Post in Technorati


İlk şoku, bizim gençlik dönemlerimizin transparan defilelerinde aranan manken olan Gülay Pınarbaşı ile Türk sinemasının babalarımızın gençlik dönemindeki vamp kadını Leyla Sayar’ın tesettüre girmesinde yaşamıştık. Bir uçtan diğer uca ışık hızında bir geçiş yaşamışlardı. Her tarafları açıkken, bir anda hidayete erip, tamamen kapanmışlardı.

Aslında bu tür bir uçtan bir uca sarkaç misali gidiş gelişlere son yollarda daha fazla tanık oluyoruz, ama neyse…

Bu tür marjinallikler aşırı solla aşırı irticai kesim arasında paslaşarak sürüyor. Bir bakıyorsunuz şahsiyet bu gün hızlı bir devrimci ve ateist, ertesi gün hızlı bir İslamcı ve radikal şeriatçı. Bir gün Allah’a kitaba küfredenlerin önde gideni, ertesi gün ateistlerin azılı düşmanı. Adeta İspanyol paça modası gibi... Bugün moda neyse, fikren ve ruhen o ideolojik yöne hızlı bir savruluş, inandığı değerleri bir anda keskin bir şekilde reddetme, inkar, hatta sövüp sayma…

Ben buna bir türlü orta yolu bulamama hastalığı diyorum. Gelin kardeşim makul olun, her iki tarafından iyi, güzel yönlerinden bir sentez yapın, desen nafile. İllaki, radikal sağ veya radikal sol. Üç, beş yıl içerisinde yeni bir fikri cereyanı olduğunda bu sefer o ideolojiye meyletme. Allah hepsinin iyiliğini versin. Elbet bir gün bizi biz yapan, başımızı dik tutmamızı, milli haysiyeti, bağımsızlık aşkını, birey özgürlüğünü bize kazandıran Cumhuriyetin ilke ve değerlerine dönecekler. Hayırlısı…

Elbette başlığa bakıp da her türbanlı vatandaşımızın böyle bir süreç yaşadığını söylemiyorum. Ama orta yolun, Cumhuriyetin, Atatürk’ün ilke ve ideolojisini tam olarak bilmeden, kulaktan dolma bilgilerle, eski medreselerin yerine kurulan öğrenci yurtlarındaki ideolojik beyin yıkama seansları ile vatandaşlarımızın büyük bir bölümü kendi değerlerinden koparılıyor. Bir anda değişik düşünce kutupları arasında gidip geliyor. Son fırtına da üniversiteli kızlarımızın üniversitelere türbanla girip girmemesi üzerine koptu.

Neyse gelelim bu günkü başlık konumuza…

İnsanların neye inanıyorsa, başkalarına zarar vermediği sürece, inandığı gibi yaşaması kişisel özgürlüklerin olmazsa olmaz bir koşulu. Bana göre türban da böyle bir tercih. Hiç kimsenin, nasıl punkçular simsiyah kirli kıyafetlerle ortada dolaştığında sesini yükseltme hakkı yoksa; türban içinde aynı şey söz konusu olmalı.

Bir kesim; bunun sonu yok, bu gün türban, yarın siyah tişört giyenler, bir sonraki gün kot pantolonlulara bu yasak indirgenirse, birey özgürlüğü kısıtlandıkça kısıtlanır; bu tip yasaklar en sonunda herkesi vurabilir, diyebilirler. Yok öyle bir şey.. Daha düne kadar üniversitelerimiz ve diğer kamusal alanlarda uygulama sürecinde böyle bir şey olmadı, olamazda…

Aslında türban sadece kadınların toplumsal yaşamdaki yeri ve kadınların bu yerde yer alıp almaması ile ilgili…

Neden mi?

Şimdi bakın bakalım, türbanlı kızlarımız üniversiteye türbanla girelim diye niçin uğraş veriyor. Burada bilimsel eğitim alıp, bunu topluma aktarmak için mi, yoksa sadece siyasi bir gövde gösterisi yapmak için mi? Bilim mi, siyaset mi, kısaca?

Mevcut uygulamaya bakalım. Önce yukarıdan başlayalım…

Cumhurbaşkanımızın kızı türbanlı kızı Kübra okudu da ne oldu? Bilkent’i bitirir bitirmez, evlendirildi. Çalışıyor mu? Hayır? İş mi bulamadı? Neredeyse, Cumhurbaşkanımızın 16 yaşındaki oğlu iş buluyor da, kızı mı bulamayacak. Geçelim.

Başbakanımızın kızlarının durumu ne? Hem Esra, hem de Sümeyye, her ikisi de ABD’de ramsey gömleklerinden burslu olarak ABD’de İndiana Üniversitesini bitirdi. Biri sosyoloji, diğeri tarih bölümünün başarılı öğrencileri idi. Ardından Esra California Üniversitesi’nde, Sümeyye de The London School of Economics and Political Science’da master yaptı. Milletin bırakın yurt dışında okumayı, 20 km ötedeki ailesini ziyarete gidecek parası yokken, bilim adına her türlü masraftan kaçınılmadı. Sonuç. Her ikisi de çalışmıyor. Evlerinde oturuyor.

Hükümette yer alan Bakanlarımızın türbanlı kızları veya eşlerinin durumu daha mı farklı? Bir çoğu en iyi Üniversiteleri iyi derecelerle bitirdikten ve parlak bir meslek sahibi olduktan sonra evlenip evlerinde oturmaya başlamışlar. İnanır mısınız, ben istisna olarak çalışanını da tespit edemedim. Bilen varsa söylesin..

Bunca uğraş o zaman neden? Sadece Üniversite bitirmiş ev hanımı olmak için mi? Ev hanımı olmak için Üniversite bitirmeye gerek var mı? Bence Kız Meslek Lisesi veya Olgunlaşma Enstitüsü gibi bir bölümü bitirseler ev hanımlığında daha başarılı olmazlar mı?

Yine bazı aklı evveller bana diyecekler ki, bu kızlarımız türbanlı olarak devlet kademelerinde iş bulamadıkları için çalışamıyor. Özel sektörde de mi çalışamazlar? Babalarının veya eşlerinin hepsi önemli mevkilerde, istenince burs alınabiliyor da, çalışmaya gelince iş vermiyorlar mı? Bırakın Allah aşkına…

Yorulduk. Enerjimiz tükendi. Elin oğlu Mars’ta su var mı, yok mu diye kafa yorarken, küresel ısınmaya çare ararken bizim yaptığımız işlere bakın.

Böyle giderse 50 yıl sonra torunlarımıza hem fiziken, hem ruhen, hem de bilimsel olarak çölleşmiş bir ülke bırakacağız.

Türban yüzünden koskoca bir ülkeyi kurban edeceğiz, bütün olan torunlarımıza olacak…

Hiç yorum yok: