8.09.2008

Ermenistan-Türkiye Maçı Notları-2

Din ile ırkı dünyada Yahudilerden sonra en iyi birleştirebilen millet bence Ermenilerdir.

Yahudiler, devletsiz geçen yüzlerce yıllık süreç boyunca nasıl Tevrat’a ve dolayısıyla Museviliğe sığınarak kimliklerini korudularsa; Ermeniler için de İncil ve Ermenilik benzer sığınak işlevi görmüştür.

Yahudiler, yüzlerce yıl boyunca her dua ettikten sonra bizim “Amin” dememiz gibi “Gelecek yıl Siyon’da buluşalım” diyerek, Kudüs’teki Siyon Dağını milli hedeflerine koymuşlar ve bu milli hedefi ele geçirmek için adına Siyonizm denen bir siyasi ideoloji geliştirmişlerdir. Nihayetinde Siyonizm ideolojisi yıllarca metanet ve sabırla işlenerek 1948 yılında İsrail Devletini kurmuşlardır.

Ermeniler için de benzer durum söz konusudur. Yahudilerin Siyon Dağı gibi Ermeniler için de bizim Ağrı Dağı kutsallık atfedilen mistik bir dağdır. Ermeniler Ağrı Dağı’na Ararat diyorlar. Hıristiyanlık ile Ermeniliği harmanlayan Ermeniler Ağrı Dağı’nı siyasi hedef olarak önlerine koymuş, Ermenilerin dünya yüzünde yaşayabilmesinin Ararat’la olabileceğine inanmışlardır.

Yahudiler için Siyonizm Yahudi devleti kurarak, siyasi hedeflere ulaşmaksa; Ermeniler için de Ararat, Ermeni ulusunun doğduğu ve büyük Ermenistan’ın kalbinin attığı bir yerdir.

Ararat’la sembolleşen ve nihai hedefinin Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve İran’daki tarihsel olarak Ermenilere ait olduğunu iddia ettikleri toprakların tekrar geri kazanılması olan ideolojiye Ermeniler Araratizm demişler. Yani Büyük Ermenistan hayalinin siyasi dildeki adı Araratizm’dir. Bizim dilimize çevirirsek Ağrı Dağcılık gibi bir şey.

Ermenistan’da nereye gitseniz Ararat adına rastlarsınız. Ermenistan devlet armasından, Cumhurbaşkanlığı forsuna; kanyakların üzerindeki etiketlerden, maden suyu amblemlerine; tekerlek jantlarındaki markalardan, reçel markalarına; otel isimlerinden, futbol takımı isimlerine kadar her yerde Ararat vardır.

Dünyanın hiçbir ülkesi yoktur ki kendi toprakları dışındaki coğrafi bir yeri kendine milli sembol yapıp, ulaşmak istediği milli hedefleri arasına koysun.

Ee, adamlar ne yapsın bizden ses yok. Onlar yüklendikçe biz taviz verir durumdayız, o zaman Ararat adını da pek ala kullanırlar.

Biz Ermenistan’daki Sevan Gölünü milli bir amblemimizin üzerine koyalım bakalım, adamlar anında dünyayı ayağa kaldırır, bizi ters köşeye yatırırlar.

Tabi, bütün bunlar, bir anda veya Cumhurbaşkanının maç seyretmek için Erivan’a gitmesi ile olmadı.

Biz dostluk adına salakça tavizler verdikçe, onlar bir adım daha öne yanaştı.

Adamların yetkilileri Sovyet döneminden bu yana Türkiye-Ermenistan sınırını belirleyen 1921 Kars Anlaşmasını tanımadıklarını ve kendilerinin gerçek sınırlarının bu olmadığını bas bas bağırırken, bizimkiler kulaklarını tıkadı. Daha doğrusu tıkamadı biz o sıralar “Sarı gelin” türküsünü dinleyip, “Salkım Hanımın Taneleri” filmiyle hüzünleniyorduk.

Böyleyiz işte…

Bir taraftan Dağlık Karabağ’da Ermenilerin yaptığı Hocalı katliamını Ermeni kökenli bir Lübnanlı gazeteci dünyaya duyurmak için uğraşırken; Harbiye Açık Hava’da Yavuz Bingöl’le Civan Gasparyan dostluk türküleri söylüyor; hayatları boyunca Türk türkülerinden rahatsızlık duymuş sosyetik kodoşlar hiç anlamadıkları Ermenice türküler hakkında derin sosyolojik analizler yapıyorlardı.

Makaleye nasıl olsa yarın da devam ederiz. Makalemizin esası ile pek ilgisi olmasa dahi, Hocalar soykırımı konusunu incelerken internette beni çok sarsan birkaç doküman buldum. Sizlerle paylaşmak istedim.

Bize soykırımcı deyip suçlayan insanların 20nci yüzyılın son günlerinde kendi yaptıkları vahşeti en iyi anlatan tanıkların beyanları ile kapatalım.

Hocalı soykırımına tanıklık eden bu konuda Haçın Hatırı isimli kitabı yazan Ermeni kökenli Lübnanlı gazeteci Davut Heyriyan:

“Kapan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hálá yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”

Fransız televizyonu adına Karabağ’daki soykırımı görmeye giden Jan-iv Yunet:

“Biz hocalı katliamının şahidi olmuşuz. Yüzlerce ceset gördük. Onların arasında kadınlar, çocuklar yaşlılar ve hocalıyı müdafaaya çalışan adamlar vardı. Bizim emrimize helikopter verildi. Havalanarak görüldüklerimizi kaydetmeye başladık. Ermeniler helikopterimize ateş açtılar ve biz zorunlu olarak çekimi yarım bırakıp geri döndük. Ben savaş hakkında çok şey duydum Alman faşistlerinin gaddarlıkları hakkında kitaplar okudum. Ancak Ermeniler masum ahaliyi ve hatta 5-6 yaşındaki çocukları öldürmekle vahşette onları geride bırakmıştır. Biz hastanede vagonlarda hatta çocuk bahçelerinde ve sınıflarda çok sayıda yaralı, başları kesilmiş cesetler gördük.”

İşte bu katliam emrini veren geçen gün Ermenistan-Türkiye milli maçında bizim Cumhurbaşkanımızın yanında oturan Serj Sarkisyan’dı.

Bizde kavga gürültü istemiyoruz ama soydaşımızı katleden adamla da dost olmak istemiyoruz. Bir de Sarkisyan televizyonlara çıkıp:

“Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Gül uzattığım eli havada bırakmadı” derken kim bilir aklından neler geçiyordu?

Bizim Cumhurbaşkanımız da karşılık olarak verdiği beyanatta: “Sorunları ertelemeyip çözeceğini ve Sayın Sarkisyan’ı Ankara’ya davet ettiğini” bildirmiş.

O zaman, tamam. Sorunların çözümü diyorsak, ilk Hocalı soykırımı emrini veren Sarkisyan’ı yargılamaktan başlayalım…Gerisi hallolur…



Sedat ONAR

Hiç yorum yok: