8.09.2008

Gerçek Demokrasi… Ama Ne Zaman?

Zaman Gazetesi’nin 23 Haziran 2008 tarihli nüshasında Dr. Ümit Kardaş tarafından yazılmış güzel bir makale vardı. “Gerçek Demokrasi Ne Zaman?” başlıklı makalede Dr. Ümit Kardaş başlıktaki soruya makale içinde cevap aramış, kendince tespit edebildiği hususları demokratik bir bakış açısına göre yazmış.

Gerçekten de Ümit Kardaş’ın tespitleri demokrasi kültürünü benimsemiş ve içine sindirmiş, insan haklarına saygılı ve hukuk devleti normlarına uygun tespitler…

Ama, bu tespitleri bir Avrupa ülkesinde, benzer bir olaya dayanarak yapmış olsaydı, tereddütsüz altına imzamı atardım. Ancak, burası Türkiye. Burada demokratik ve hukuksal kurallardan daha çok jeopolitik gerçekler ön plana çıkıyor.

Elbette, ben de ülkemiz insanının batı normlarında, evrensel insan hakları kriterlerine ve çağdaş hukuk ölçülerine göre hak ve özgürlüklere sahip olmasını, askerin siyaset dışında tutulmasını arzu ederim. Özellikle askerlerin siyaset dışında tutulmasına gerekçe olarak da Balkan Savaşı sırasında askerin siyasete bulaşmış olmasını görürüm.

Avrupalı hangi haklara sahipse, bizim insanımız da niye sahip olmasın? Gerçek demokrasi ölçülerine uygun demokratik açılımlar niçin ülkemizde yapılmasın? İkinci sınıf demokrasi anlayışına ve asker vesayetine tabi bir ülke de haklarımız olduğundan bahsedebilir miyiz?

İnanıyorum ki, her vatandaşımız bu sorulara kendi fikir ve inanışı doğrultusunda cevap verecektir. Dünyada da bu böyledir. Her ülkenin insanı farklı demokrasi inancına sahiptir. İnanışına etki eden en önemli unsur ya şahsi, ya da ülke menfaatleridir.

Yoksa, daha geçen ay Mynmar’da meydana gelen sel felaketi esnasında ülkeyi yöneten askeri cunta yönetiminin kendi insanına ulaştırılmak istenen uluslararası yardımı rezilce engelleme çabası, gelen yardımları oligarşik bir anlayışla vatandaşları yerine askerlere dağıtması nasıl Türkiye’den kötü gözüküyorsa, ülkemizdeki demokrasiye yapılan her türlü müdahale de dış ülkelerden bakıldığında böyle kötü gözüküyor.

Ama…

“Büyüklerimiz bir cümle “ama” ile başlıyorsa ve bu cümleden önce başka bir hususu açıklayan cümleler varsa, “ama” ile başlayan cümle önceki cümlelerde anlatılanları tamamen nötr hale getirir derlerdi. Bizimki de öyle oldu. “

Ama, jeopolitik gerçeklere gelince iş değişiyor…

Bir kere Avrupalı bizim yaşadığımız travmayı yaşamadı...

17nci yüzyıl sonlarında toplam 24 milyon kilometre karelik İmparatorluk toprakları, 1913 yılında 4.9 milyon kilometreye kadar düşmüş ve 1913 yılından sonra bugünkü halini almıştı. Şimdi 45 ayrı ülkenin egemenlik hakkını kullandığı topraklardan bir anda bugünkü topraklara düşmek sosyolojik ve psikolojik bir travma yaratmıştı. Hatta bu kadar büyük toprak kaybını bir kenara bırakın, Yunan’ın Polatlı önlerine gelişi ile beraber Türk’ün egemenlik alanı kalmamak üzereydi. Böyle bir travma bizde belki de birey merkezli bir bakış açısı yerine devlet ve toplum merkezli bir bakış açısı yerleştirdi.

İkincisi, dünyadaki orduların tamamı dış düşmana karşı ülkesini savunmuş ve kurtarmıştır. Bizim ordumuz ise işgal altındaki bir ülkeyi düşmandan kurtarmakla kalmamış, hanedan yönetimi yerine tüm dünyada gerçek anlamda yeni yeni yerleşmeye başlamış Cumhuriyet sisteminin ülkedeki kurucusu olmuştur. Belli başlı aksaklıkları olsa da meşruti-monarşi yerine demokrasiyi ülke yönetiminde esas almıştır. Bu nedenle, birlerce yıllık ordu-millet anlayışının bu ülke topraklarında kalıcı olarak yerleşmesine vesile olmuştur.

Üçüncüsü, ülkemizin jeo-stretejik yapısı göz önüne alındığında çevremizin pek de dost ülkelerle çevrilmediği aşikardır. Gerek dış tehdit, gerekse dış tehdit unsurlarının yurt içinde kullandığı iç tehdit unsurları düşünüldüğünde Anadolu yarımadası’nda kalabilmemiz bizim bazı haklardan vazgeçip, güvenliğe önem vermemizi gerektirmiştir.

Şimdi sorarım size; demokrasinin beşiği kabul edilen İngiltere’nin İRA terör örgütü ile mücadelesinde, Fransa’nın FLNC (Korsika Bağımsızlık Cephesi) adlı terör örgütü ile mücadelesinde toplam ölen insan sayısı bizimkinin 10’da biri var mıdır?

Hiç Almanya’daki dağlarda ellerinde roketatarlar, makineli tüfeklerle dolaşan; üniformaya benzer giysiler içinde gerilla savaşı yapan, koskoca bir orduyu peşine takan kaç terörist bulabilirsiniz?

Belçika’nın bölünmesi için mücadele eden Belçikalı teröristlere Hollanda’nın kamp, Fransa’nın silah, Almanya’nın finansman, İsviçre’nin televizyon yayın imkanı sağladığını duydunuz mu?

Duyamazsınız… Bütün bunlar bizim ülkemiz için geçerlidir.

Veyahut, sadece kendi gibi inanmadığı için insanları tellerle boğup, evlerinin altına gömen ve cesetlerin üzerlerine de bir güzel beton döken Hizbullah benzeri yapılanma İtalya!da var mı?

Her şeyi bir kenara bırakın, insan hakları ve demokrasi gibi gerekçelerle hangi Avrupa ülkesi güvenliğinden taviz veriyor? Hangi ülkede sistemini değiştirecek şekilde gruplar hareket ediyor?

Jeo-politik gerekçeler her şeyin önüne geçiyor… Bakınız, Avusturya’da seçimleri kazanan aşırı sağcı Jörg Haider’e hükümet kurma izni verildi mi? Hem de Avrupa Birliği üyesi bir ülke de adamın iktidara gelmemesi için Avrupa Birliği var gücüyle çalıştı.

Demek ki, ülkeler demokrasi ve insan hakları sınavı verirken güvenlik olgusunu gözden kaçırmıyor. O dengeyi o kadar güzel kuruyor ki, ne şiş yanıyor, ne kebap…

Tabii, biz de bu dengeyi sağlayacağız, insanımız demokrasi kültürünü tam olarak özümsediğinde. O da ne zaman olacak. Stadyumlarımızda seyirci ile sahayı ayıran tel engelleri kaldırıp, seyircilerimizin sahaya girmemeyi öğrendiği zaman. O zaman bu iş olur. Yoksa üç metrelik tel engele rağmen taraftar sahaya atlayıp hakemi dövebiliyorsa, biraz daha beklememiz gerekecek.

Bir de, Cudi’de, Gabar’da, Kato’da elinde silahla dolaşan teröristler yerine, elinde piknik sepetiyle dolaşanları görmeye başladığımız zaman bu işin altından rahatlıkla kalkabiliriz.

Öyle demokrasi demekle, demokrasi olmuyor…


Sedat Onar

Hiç yorum yok: