Türkiye yeni atılımlara, yeni açılımlara gebe. Türk insanı yeniden Cumhuriyetin etrafında kenetlenmeye ve Türkiye’nin değerlerine sahip çıkmaya başladı bile. Ancak bazı ön yargıları parçalamak hiç de kolay değildir. Aynen Einstein’ın dediği gibi: “Ön yargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur.”
Hayatı boyunca tek taraflı ideolojik doküman okumuş bir insana, farklı bir perspektif kabullendirmek, beğeni ve fikirlerini farklı bir görüş etrafında birleştirmek için ilk önce O’nun fikirlerini ve beğenilerini bilmek gerekir. Karşınızdakini tanımaya başladığınız anda ortak noktaların sanıldığından da çok olduğu görülecektir. İdeolojik bakış açınızla düşman olarak belirlediğiniz bireyin tanımanızla birlikte aslında ne kadar yakınınızda olduğunu göreceksiniz…
Sözün özü şu… Koskoca bir Türkiye, Nazım Hikmet’le Necip Fazıl Kısakürek arasına sıkışıp kalamaz. Her ikisini de sahiplenen, bu ikisinin dışında da bize ait her aydın, düşünce adamı ve sanatçıyı sahiplenmek zorundadır.
Nazım’ın tek şiirini okumadan O’na düşman kesilen, Necip Fazıl’ın bir mısrasını ezberlemeden O’na küfreden bir anlayış bizi nereye götürür? Tabii ki; fanatizme, basit militanlığa, boş kafa bağnazlığa götürür…
Bir zamanlar öyle değil miydi? Nazım’ı sevenler solcu, Necip Fazıl’ı sevenler sağcı…
Ya benim gönlüm her ikisini de sevmeyi gerektiriyorsa… Ben, Nazım’ın Kurtuluş Savaşı Destanı’nda, Şeyh Bedrettin Destanı’nda veya Necip Fazıl’ın Sahte Kahramanlar’ında, Çile’sinde kendimden bir şeyler bulamaz mıyım? İkisini de sahiplenemez miyim?
Nazım Hikmet’i sahiplenmek için DHKP-C’ci, Necip Fazıl’ı sahiplenmek için İBDA-C’ci mi olmam gerekir? Her ikisi de cepheci… Karşı tarafa saldırmak için cephe içinde beklemekle geçer ömürleri. Benim cephelerde beklemeye tahammülüm yok. İstediğim şeklide gezip tozmam gerekiyor. İradem özgür. Bu nedenle daha kolay eleştirebilirim. Nazım Hikmet’in de, Necip Fazıl’ın da sevdiğim ve sevmediğim yönleri var. Ben sevdiğime sevmiyorum; sevmediğime de seviyorum diyemem ki..
Bütün bunlar bir yana her ikisi de bizim şairimiz değil mi? Bundan daha önemli ne olur? Her ikisi de yaşadıkları dönemde gördüğü aksaklıkları, insani aşkları, sefaleti, aymazlıkları şiirle anlattıkları için bizden sayılmazlar mı? İki büyük şair de bizi ve bizim insanımızı anlatmışlar. Her ikisi de yoksulluğa, sefalete ve ölümlere kurşun sıkmışlar. Karşılarındaki yel değirmenlerine kalemleriyle taarruz etmişler.
Ancak işin kolayına kaçanlar, birini kabullenirken diğerine küfretmek zorunda hissetmişler, kendilerini. Yakıp, yıkmayan, hepsi bizlere ait değerleri bizim içimizden geldiği gibi anlatmaya çalışan kelime ustaları bizim kültürümüzü gelecek nesillerle buluşturacak büyük insanlardır.
Yereli anlatırken evrenselin parçası olduğunu ortaya koydukları için Onlara şair deriz…
Bizim gibi insanların sayfalarca anlattıklarını bir mısrada anlattıkları için onlar şairdir…
Bizim içimizde olup da anlatamadıklarımızı, kelimeleri bir tuğla gibi kullanarak koskoca duygu sarayları yarattıkları için Onlara sahip çıkmamız gerekir.
Sevebilmek için her ikisini de okumak, her ikisini de anlamak gerekir. Her şeyden ziyade bizim şairlerimiz diye sahiplenmek ve bunlarla gurur duymak gerekir.
Sadece bu kadar mı?
Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Sunay Akın, Ataol Behramoğlu, Bedri Rahmi, Attila İlhan, Arif Nihat Asya, Sezai Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler, Mehmet Akif Ersoy ve daha niceleri bizim varlığımıza bu topraklar üzerinde kelimeleriyle imza atan şairlerdir.
Mehmet Akif mi, Tevfik Fikret mi veya Mehmet Akif’in nesli Asım mı, Tevfik Fikret’in oğlu Haluk mu kısırlığından kurtulamadığımız sürece; ne bize ait değerleri yaşatabiliriz, ne de bu değerler hayatta iken kendilerini sevdiğimizi söyleyebiliriz.
İnsan oğlunun tarihsel hatıralarına baktığımızda, kimse tekerleği kimin icat ettiğini bilmez ama, Ksenefon’un Onbinlerin Dönüşü’nü, Yunus Emre’nin Ben Yürürüm Yane Yane’sini bilir…
Ama en favori şairlerim Şair Eşref’le, Neyzen Tevfik…
Şiir aşkı başkadır... Şairi şiiri için sevmek ve yüceltmek bizi de yüceltir…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder